İnsanoğlu her ne kadar uzaya çıksa da bundan binlerce yıl öncesine ait bazı nesnelerin üzerindeki esrar perdesi hâlâ aralanamıyor. İngiliz bilim ve teknoloji dergisi Focus da son sayısında bugünün teknolojisiyle bile üretilmesi zor olan gizemli nesnelerden bazılarını tanıttı...
Geleceği gören harita Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis'in 1513'te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu'nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu'nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818'de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis'in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.
2000 yıllık pil Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938'de Irak'ın başkenti Bağdat'ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi "dünyanın en eski pili" olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800'lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.
Antik çağ bilgisayarı 1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.
Kristal kuru kafa Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.
Generalin kemer tokası M.S. 300'lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou'nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.
1000 yılda yapılan kent Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200'de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hâlâ sır.
Uzaylılar için iniş pisti Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.
Concorde'un atası M.Ö 200'de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır'da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde'u andırdığını iddia etti.
Kayaya gömülü çekiç Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.
Harçsız taş set Peru'nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş.
Arkadaşlar biliyorsunuzdur ki yani en azından yeşilçamda 2 film seyrettiyseniz biliyorsunuzdur.Türk film 1980'den önce "n'ayır, N'olamaz" gibi sözlerle ün kazanmıştır.Fakat 1980'den sonra normal konuşma tipi ama diyaframdan sanki şarkı sözylermiş gibi söylenirdi özen gösterilirdi fakat şimdi bunu yapan bir aktör kolay kolay bulunmaz.Biraz vaktiniz varsa bu sözleri diyaframınızdan okuyarak ne kadar keyifli oluyor görün biz bütün yılların karmaşık sözlerini verdik size haydi bakalım başlayın!...
Türk Sinemasından Seçmeler
-Guzel oldugunuz kadar kustahsiniz da.
-Annecigim, ben bu amcayi cok sevdim. Ona baba diyebilirmiyim?
-Bana annemi tekrar anlatir misin babacigim? Senin annen bir melekti yavrum.
-Neden agliyorsun annecigim? Hayir yavrum aglamiyorum. Gozume toz kacti. -Benim de senin yaslarinda bir oglum vardi evladim.
-Seni sevmiyorum, seninle oyun oynadim, bunu anlamadin mi hala. ( Aktor veya aktrist amansiz bir hastaliga_genellikle ince hastaliga_ tutuldugu zaman sevgilisine soyledigi ilk cumle.)
-Annen sen dogarken oldu yavrum.
-N olur gercegi soyleyin doktor yasayacak miyim?
-O kizla evlenirsen, seni mirasimdan mahrum, evlatliktan men ederim.
-Nayir Necla, n olamaz.
-Hayir siz kovmuyorsunuz, ben vazifemden istifa ediyorum.
-Tanrim, bu resim... bu resim... -Ben fakir bir gencim, sen ise zengin bir fabrikatorun kizisin.
-Biz ayri dunyalarin insaniyiz.
-Aman tanrim, goremiyorum... Goremiyorum.. Kor oldum.
-Goruyorum... Goruyorum..
-Evlenince pembe pancurlu bir evimiz olacak
. -Aman Allahim, ne kadar mesudum.
-Hayir.. Durun..! Kemal sucsuzdur.. Aradiginiz suclu benim !
-Bizim bu dunyada yasamaya hakkimiz yok mu be hakim bey abicim. Ha? -Bu ses.. Bu ses.. Olamaz, git.. Git buradan.. -Vucuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla.
-Ustlendigin vazife cok muhim Kemal, bu gorevi layikiyla yapacagindan eminim.
-Ben kor bir gencim, hayatimi keman calarak kazanirim. Rica ederim duygularimla oynamayin.
-Oh ne saadet. -Yaa Justinyanus, iste buna Osmanli tokadi derler. -
Yettim yigidim. -Yavrum Istanbul sana neler etmis?
-Saadet dolu yuvamiza kara bir golge dusurdun. -Bizim gibi insanlar serefleri icin yasarlar, namuslari icin olurler. Ama sen bunu anlayamazsin. -Ben artik yarim bir insanim.
-Cocugumun ameliyat parasi icin yaptim herseyi. -Aglamak istiyorum. -Demek ikimizde ayni kadini sevdik.
-Olmadi Neriman, yapamadim.. Seni unutamadim.
-Ben sirtimda tas tasir, yine seni okuturum yavrum. -Soyleyemedim anne, babamin simitci oldugunu yine soyleyemedim !
-Son nefesimde herseyi itiraf etmek istiyorum. Katil benim.
Karagöz, bir «gölge oyunu» dur. Bu oyun, deriden kesilmiş birtakım şekillerin (insan, hayvan, bitki, eşya v.b.), arkadan ışık verilerek beyaz bir perde üzerine yansıtılması temeline dayanır.
Doğu ülkelerine özgü bir sanat olduğu anlaşılan «gölge oyunu»nun ilkin Çin'den çıktığı söylentisi vardır. Bu Çin söylentisine göre, imparator Wu (hük. m.ö. 140-87), çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır; Şav-Wöng adlı bir Çinli, imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdirdiği beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini, ölen kadının hayali diye sunar (m.ö. 121). M.s. XI. yüzyılda yazılmış bir Çin ansiklopedisinde bu olaydan söz edilmekte ve ansiklopedinin yazıldığı çağda gölge oyununun deriden yapılmış şekillerle pazar yerlerinde oynatıldığı belirtilmekte
imiş.ı Batıda bu oyuna «Çin gölgeleri» adı verilmektedir. Bir başka söylentiye göre, gölge oyunu Hint'ten çıkmış, IV., V. yüzyıllarda Cava'ya geçmiştir; Cava'da Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmekte imiş. Yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre, Cava edebiyatında, evren, bir Wayang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir.2
İslâm dünyasında, bu oyuna hayâl-el-zıll (hayâl-i zil) [= gölge hayali], zıll-el-hayâl (zill-i hayâl) [ = hayal gölgesi], hayâl-el-sitâre [= perde hayali] v.b. adları verilmiştir. XI. yüzyıldan bu yana, İbni Hazm (994-1064?), İmam Gazzalî (1058-1111), Muhiddin-i Arabi (1165-1240), İbnülfâriz (1182-1235) v.b. gibi kelâmcı ve tasavvufçuların eserlerinde hayal sahnesi evrene, insanlar ve bütün varlıklar, perdedeki geçici hayallere benzetilmiş; oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki bir sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkları da görünmeyen bir yaratıcının hareket ettirdiği anlatılmıştır. İslâm felsefesinin temel ilkelerinden biri olan bu dünya görüşünün kaynağı, Eflâtun'un ünlü «mağara» benzetmesine dayanmaktadır. Karagöz perdesinin bir «ibret perdesi» olduğu inancı, bu oyunun Türkiye'de gerçekçi ve toplumsal bir nitelik kazandığı devirlerde dahi sürüp gitmiş; oyun başlarken okunan «perde gazeli», tasavvuftan gelme mistik havayı korumuştur. XII. yüzyılın ikinci yarısında Selâhaddin-i Eyyubî (hük. 1175-1193) nin sarayında hayal oynatıldığı Guzûlî (? - 1412) nin M e-tâli-el-Büdûr fi Menâzü-el-Sürûr adlı eserinden öğre-niliyor.s Muhiddin-i Arabî Fütûhât-el-Mekkiyye (yazılışı: 1203) adlı eserinde tasavvuf inançlarını anlatırken, hayâl-el-sitâre diye andığı gölge oyununu örnek diye ele alır ve: «İlkin perdeye Vassâf [= anlatıcı] denen kişi çıkar, Tanrının ululuğunu saygı ile anar; sonra, kendisinin ardından perdeye gelen türlü türlü suretlerle konuşur»4 der ki; bu sözlerden, hayal oyununun o tarihlerde nasıl oynatıldığı aşağıyukarı anlaşılmaktadır. Musullu yazar İbni Danyal (? - 1310), Mısır'da Memlûk hükümdarı Baybars (hük. 1260-1277) devrinde yazdığı Tayf-el-Hayâl adlı oyun kitabının önsözünde, hayâl-el-zıll denen gölge oyununun o tarihlerde Mısır'da pek çok oynandığını, aynı şeylerin tekrarlanmasının seyirciye bıkkınlık verdiğini, yeni şeyler arayan usta bir hayal oyuncusunun isteği üzerine bu kitabı yazdığını, eserinin eski oyunlara üstün olduğunu bildirmiştir."»
Gölge oyununun Türk toplumunda ne zaman kullanılmağa başlandığı kesin olarak belli değildir. Bu konuda ilkin Georg Jacob tarafından Ueriye sürülen bir görüşe göre, gölge oyunu Çinli'lerden Moğol'lara, Moğol'lardan Türk'lere geçmiştir; Orta-Asya Türk'leri arasında kullanılan kaburcak, kavurcak, kağurcuk terimleri «gölge oyunu» anlamına gelmektedir, fi Daha sonraki incelemelerde de, Türkistan'da kullanılan koğurcak, kavurcak, kaburcak, kolkurçak, çadır-hayal, hayme-şebbâzi sözcüklerinin «gölge oyunu» anlamım taşıdığı —çeşitli kaynaklara dayanılarak— açıklanmış, «Anadolu Türkleri arasında yayılan hayal oyununun, Türk akınlarının istikametini takip ederek şarktan garba geldiği» varsayımı ileriye sürül-müştür.7 Son yıllarda yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre hayal sözcüğünün «gölge oyunu» anlamına alınması, söz konusu varsayımın bir yanılgı üzerine kurulduğunu ortaya çıkarmıştır. Şöyle ki: eski metinlerdeki hayal sözcüğü «mücessem şekil» anlamına gelmekte, ve genel olarak hem «kukla oyunu», hem de «gölge oyunu» kavramlarını içine almakta; gölge oyunları içinse, ayrıca, zill-i hayâl [= hayalin gölgesi] ya da hayâl-i zil terimi kullanılmaktadır. Hayal sözcüğünün «gölge oyunu» anlamına kullanılması çok sonradır. Türkistan'daki çadkr-hayal, İran'daki hayme-şebbâzî oyunlarının bir «gölge oyunu» değil, «ipli kukla oyunu» olduğu bu incelemelerle ortaya konmuştur. Bu konuda sözü edilen kurçak, koğurçak, kavurçak, kaburcak v.b. sözcükleri «bebek, kukla» anlamlarına gelmektedir.9 Kolkurçak (kol-kurçak) da «el kuklası» demektir. Metin And, Leningrad Etnografya Müzesi'nde korunmakta olan kol-kurçak ve ça-dır-hayal'in türlü örneklerini 1962 Martında Rusya'ya yaptığı gezide incelemiş, bunların «el kuklası» ve «ipli kukla» olduklarını görmüştür.1') Kukla oyunları da perde arkasında gizlenen bir sanatçı tarafından oynatıldığı için, kanıt diye ileri sürülen yazılardaki «perde» sözcüğü de, anlatılan oyunun gölge oyunu olduğuna kesin işaret sayılamaz. Sözgelimi, tarihçi Cüveynî (? - 1283) nin eserinde," Çin'den gelen sanatçıların Moğol imparatoru Oktay (hük. 1227-1241) in önünde oynattıkları oyun anlatılırken, «kendi memleketlerinin... acaip oyunlarını perdeden dışarı getirdiler» denmektedir ki, «perdeden dışarı getirmek» sözü, bunun bir kukla oyunu olduğunu düşündürmektedir; 12 Pars şairi Attar'm Üştür-nâme adlı eserinde raslanan bir parçada13 «Usta bir perde oyuncusu vardı, bilgin bir kişiydi, aslı da Türk'tü; nakkaşlıkta benzeri yoktu, her nereye gitse orada iş bulurdu; şaşılası renklerle süslü suretler yapar, daima kendikendine oynatır dururdu; yaptığı her suret zamanla bozulur, o da bir başkasını ortaya çıkarırdı; bütün suretler rengârenk nakışlı idi, her birini başka bir tarzda yapardı; oyun için yedi perde kurmuştu, hepsi rengârenk, nakışlı, boyalı idi.» denmektedir; oyuncunun beyaz bir perde değil de, «renkli ve nakışlı yedi perde kurmuş» olması, söz konusu oyunun da kukla oyunu olması gerektiğini akla getirmektedir.
Gölge oyununun Anadolu'ya ne zaman girdiği konusunda çeşitli söylentiler vardır:
Evliya Çelebi (1611-1682) ye göre, Karagöz ile Hacivat, Anadolu Selçukluları zamanında yaşamış, bunların birbirleriyle tartışma ve çatışmaları «hayâl-i zıll»e konup oynatılmıştır. Evliya Çelebi, Hacivat ile Karagöz üzerine şunları söyler:
Hacı Ayvad —ki Bursa'h Hacı İvaz'dır— Selçukîler zamanında Yorkça Halil ismiyle müsemmâ peyk-i Resûlullah idi ki yetmiş yedi sene müddet Mekke'den Bursa'ya gidüb gelirdi. Efeli-oğullan namıyle ecdad-lart şöhret bulmuşdu. (...) Bu Efeli-oğlu, Mekke'den Bursa'ya gelirken beyn-el-Haremeyn eşkıyâ-yi Urban Efeli-oğlu Yorkça Halil Hacı Ayvad'ı şehîd idüb Bedr-i Huneyn'de defn eylediler. (...) Karagöz ise, İstanbul tekfuru «Kostantbmin sâîsi idi. Edirne kurbündeki Kırkkilise'den bir mlr-i sâhib-kemâl, ayyâr-i cihan Kıbtî idi. Adına «Sofyozlu Karagöz Bâli Çelebi» derlerdi. Tekfur Kostanti yılda bir kere Alâeddin-i Sel-çukî'ye gönderdikde Hacivat ile Karagöz'ün biribir-leriyle mübâhase ve mücâdelelerini o zamanın peh-levanları hayâl-i zılla koyub oynatırlar idiM
Anadolu Selçuklu tarihinde üç tane Alaeddin vardır: I. Alaeddin Keykubat (hük. 1192-1237), II. Alaeddin Keykuhat (hük. 1239-1254), III. Alaeddin Keykubat (hük. 1277-1302). Söz konusu «Alâeddin-i Selçuk!» nin hangi Alaeddin olduğu anlaşılmıyor.
Halk ve karagözcüler arasındaki bir söylentiye göre ise, Sultan Orhan (hük. 1324-1362) devrinde Bur-sa'da bir cami yapımında Karagöz demirci, Hacivat da duvarcı olarak çalışıyormuş; ikisi arasında her gün sürüp giden nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler, işlerini güçlerini bırakıp onların çevresinde toplanır, bu yüzden de yapım işi ilerlemezmiş. Bunu öğrenen Sultan Orhan, Karagöz'le Hacivat'ı öl-dürtmüşse de, bir süre sonra iç-acısı çekmeğe başlamış; padişahın acısını dindirmek isteyen Şeyh Küşte-rî, bir perde kurdurmuş, Hacivat'la Karagöz'ün deriden yapılmış tasvirlerini (ya da, kendisinin sarı çedik pabuçlarını) perde arkasında oynatıp onların şakalarını tekrarlıyarak padişahı avutmuş.15 (Çin söylentisinde, ölen karısına acınan imparator Wu'yu avutmak için perde arkasından bir kadın geçirme olayı ile bu Türk söylentisi arasındaki benzerlik, ayrıca dikkate değer.)
Bu ikinci söylentiye göre, Karagöz ile Hacivat, XIV. yüzyılda yaşamış kişilerdir; hayâl-i zil [= karagöz] oyunu ilkin Bursa'da çıkmıştır; bu oyunun kurucusu Şeyh Küşterî'dir (Kaynaklarda verilen bilgiye göre,111 Şeyh Muhammed Küşterî, İran'da Hozis-tan'm merkezi olan «Şuster», ya da «Küşter» —Arap'ların söyleyişine göre «Tüster»— kasabasından Bur-sa'ya gelmiş, orada ölmüştür. Bursa'da, Şeyh Küşte-rî'nin olduğu söylenen bir mezar da vardır. Geleneğe göre, karagöz oyununun kurucusu ve karagözcülerin «pîr»i sayılan Şeyh Küşterî'nin adı, perde gazellerinde sık sık geçer. İbni İsa Akhisarî (? — 1559/1560) nin yazdığı bir «perde gazeli»nde de gölge oyununu Şeyh Küşterî'nin kurduğu ve bu oyunun tasavvufî bir anlam tanıdığı anlatılmıştır ki, bu gazel, hem eldeki en eski perde gazeli, hem de Şeyh Küşterî hakkındaki söylentilerin en eski belgesidir." Karagöz oyunlarında, olayların geçtiği perdeye «Küşterî meydanı» denir). Söz konusu söylenti, karagöz oyununun Anadolu'da XIV. yüzyılda meydana geldiğini anlatmakta ise de, şair Mesut bin Ahmet [ = Hoca Mesut] in aynı yüzyıl ortalarında yazdığı (1350) ünlü Süheyl ü Nevbahâr adlı mesnevisinde şöyle bir beyte ras-lanmaktadır:
Kişi kim hayal-bâz oyunun bilür Çadır tutuban gice oynar olur. «Hayal-bâz oyununun çadır kurularak geceleri oynatıldığı» m anlatan bu beyitteki «hayal-bâz oyunu» eğer «çadır-hayal» yani kukla oyunu değil de «zıll-i hayal» yani gölge oyunu anlamına geliyorsa, o zaman, karagöz oyununun XIV. yüzyıl ortalarında Anadolu'da herkesçe bilindiği, bu bakımdan, Anadolu'da daha eski bir geçmişi olması gerektiği; — Evliya Çelebi'nin sözlerini de gözönünde bulundurarak — Selçuklular devrine çıkmanın uygun olacağı düşünülebilir... Karagöz oyununun XV. yüzyılda Türkiye'de nasıl bir gelişme gösterdiğini anlatan belgeler elimizde yoksa da, Hamdullah Hamdi (1449-1503) nin Yusuf ü Züleyha mesnevisinde «iûTj-i hayal» e [ = hayal oyunu'na] «telmih» yoluyla değinen bir beyit vardır.1» Bir şeye «telmih» yapılabilmesi için o şeyin çok tanınmış olması gerektiği gözönünde bulundurularak, hayal oyununun XV. yüzyılın ikinci yarısında herkesçe bilinen yaygın bir oyun olduğu düşünülebilir... XVI. yüzyılda «hayal-i zil» oyununun yaygınlığını ve Türkiye'de eğlence sanatlarının başlıcalarmdan biri olduğunu gösteren epey belge vardır. Şeyhülislâm Ebüssuut Efendi (1490-1574) nin, «hayal-i zil oyunu» nu «ibret gözüyle» seyretmenin cezayı gerektirmeyeceği yolundaki bir fetvası, bunların en önemlisidir.1» İbni İyâs (1448-1521 den sonra) adlı bir Arap tarihçisinin yazdığına göre,20 I. Selim (Yavuz) (hük. 1512-1520) Mısır'ı aldığı yıl (1517), Cize'de seyrettiği hayal oyununu beğenmiş, oğlunun eğlenmesi için, Mısır'lı hayalciyi İstanbul'a götürmek istediğini bildirmiş. (O yüzyıla ait olduğu tahmin edilen bir Mısır hayal takımındaki tasvirlerden iki tanesinin Karagöz ve Hacivat'a benzerliği ayrıca dikkate değeni). Bu yüzyılda şehzadelerin sünnet düğünlerinde (1530, 1539, 1582) çeşitli eğlenceler arasında karagöz oynatıldığı da bili-niyor.22 Bazı belgelerden öğrenildiğine göre, «hayal-i zılcı Kör Hasan » bu yüzyılın sonlarında en ünlü karagöz sanatçılarındandır.23 Yine bu yüzyılda yetişmiş Evliya Çelebi'nin aktardığı bir söylentiye göre, «Yıldırım Bayezid Han asrında 'Kör Hasan' namıyle yâd olunur, bir rind-i cihan ve onusâhib-i Yıldırım Han» (Seyahatname, c. I, s. 652) olduğu ileriye sürülen bu sanatçının, son yıllarda bulunan iki belgeye göre, Yıldırım Beyazıt (hük. 1389-1402) devrinde değil, XVI. yüzyılın sonlarıyle XVII. yüzyılın bağlarında yaşadığı ve 1616 da sag olduğu anlaşılıyor. (A. K. Tecer, ad. gec. makale).
kimi edebiyat sanatçıları (Hayalî, Baki, Lâmiî v.b.) bir benzetme öğesi olarak hayal oyununa değinmişlerdir... XVII. yüzyılda belgeler daha da çoğalmakta, oyunun yapısı, bellibaşlı kişileri, birkaç konusu ve ünlü karagöz oynatıcılarından bazıları üzerinde bilgi edinilmektedir. Evliya Çelebi, Naima, Abdi v.b. gibi yerli yazarların eserlerinden, ve o çağda İstanbul'da bulunmuş Avrupalıların anı ve gezi kitaplarından öğrenildiğine göre,24 Ramazan ayında kahvehanelerde, başka zamanlarda da evlenme, doğum, sünnet düğünü v.b. dolayısıyle saray, konak ve evlerde yapılan şenliklerde oynatılan bu oyunlar, Osmanlı toplumunun bellibaşlı eğlencelerinden biri sayılmaktadır. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'shıden anlaşıldığına göre, yalnız İstanbul'da değil, Türkiye'nin başka şehirlerinde de (sözgelimi Erzurum'da) kahvehanelerde karagöz oynatılmaktadır. Gene Evliya Çelebi'nin bildirdiğine göre, bu yüzyılda İstanbul'da Kör Hasan-zade Mehmet Çelebi ile Şengül Çelebi, Erzurum'da Kandillioğlu, o çağın ünlü karagözcüleridir... XVIII. yüzyılda da, Seyyid Vehbi (? - 1736), Haşmet (?-1768), Kani (1712-1791), Sürurî (?-1814) gibi şairlerin eserlerine (Sûrnâme, Velâdetnâme, Hezeliy-yât, ebced'le söylenen tarih), ve yabancı yazarların verdikleri bilgilere göre,25 sultanların doğumu, evlenmesi, şehzadelerin sünnet olması dolayısıyle yapılan genel şenliklerde, ayrıca, kahvehanelerde ve hali vakti yerinde olanların evlerinde oynatılan karagöz, İstanbul'un yine en önemli eğlencelerinden biridir. Söz konusu yerli kaynaklara göre, Bekçi Mehmet (?-1777), Sarı Ahmet, Şerbetçi Emin (?-1796/1797), Kasımpaşalı Hafız (III. Selim devri: 1789-1807) bu yüzyılın ikinci yarısmda İstanbul'da yetişen karagözcülerin en ünlüleridir. O çağda İstanbul'da olup da eserlerinde karagöze değinen yabancılar, gördükleri oyunların niteliği, kişileri ve konulan üzerine bilgi vermektedirler... Karagöz oyununun XIX. yüzyılda da yine sarayın ve halk toplantılarının gözde eğlencelerinden biri olduğunu yerli ve yabancı çeşitli kaynakların tanıklığından öğreniyoruz.2') Söz konusu yerli kaynaklara göre, II. Mahmut (hük. 1808-1839) devrinde şehzadelerin sünnet düğününde (1836) «geceleri on bir mahalde hayal oynatılmıştır; ser-hayalî Sait Efendi, Galatasaray ağalarından hayalî Hamit, hayali berber Sait Efendi (?-1815/1816) bu devrin ünlü karagözcüleridir. Abdülaziz (hük. 1861-1876) ve II. Abdülhamit (hük. 1876-1909) devirlerinde Rıza Efendi, Mehmet Efendi, Nazif Bey v.b. gibi birtakım karagözcüler saraya aldırılmıştır;27 bu dönemde son ustalarını yetiştiren karagöz oyunu, XX. yüzyılın ilk çeyreğinde bir süre daha yaşamış, Cumhuriyet devrinde yerini tiyatro ve sinemaya bırakmıştır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yetişen karagöz sanatçılarından bazılarının adları bilinmektedir.2^ Söz konusu kaynaklarda adlanyle birlikte bazılarının meslekleri de bildirilen bu sanatçılardan kimisinin tekkelerden (Şeyh Fehmi Efendi, Peder Mustafa Efendi, Müştak Baba), kimisinin medreseden (Kör İmam, Darpha-neli Hafız Efendi, Hafız Mehmet Efendi), kimisinin Enderun'dan (Enderunlu Hakkı Bey, Enderunlu Tevfik Efendi, Enderunlu Hamit Efendi), kimisinin kâtiplikten (Kâtip Salih, Kâtip Mahmut v.b.), kimisinin cerrahlık v.b. gibi mesleklerden (Cerrah Salih Efendi), pek çoğunun esnaflıktan (Yorgancı Abdullah Efendi, Püskülcü Hüsnü Efendi, Kantarcı Hakkı Efendi, Şekerci Derviş Efendi, Aktar Rıza Efendi, Hamamcı Süleyman Efendi, Usturacı Mustafa Efendi, Yemenici Andon Efendi, Çilingir Ohannes Efendi v.b.) geldiği görülür.
Karagöz oyununun kaynağı konusunda kimi Batılı yazarların29 ileriye sürdükleri bir görüş de, kara-göz'ün Bizans aracılığıyle eski Yunan ve Roma mi-mus oyunlarına bağlanmasıdır. Bu yazarlara göre, Türk'ler İstanbul'u alınca, Bizans mimus'u dilini, yenenlerin diline uydurmak zorunda kalmıştır, bu bakımdan, karagöz, Bizans mimus'unun ardılıdır; Türk'ler Bizans'lıların başı kel, karnı şişkin mimus'-unu Pişekâr'la Hacivat, eli şakşaklı Maccus'unu da Kavuklu ile Karagöz yapmışlardır; karagöz'ün de, mi-mus'un da temeli taklide dayanmaktadır; bu oyunlar, İstanbul'daki çeşitli ulusları ve bu ulusların tuhaf tuhaf konuşmalarını taklit ederler; ikisinde de meyhaneci, tacir, dilenci, Yahudi, Ermeni, Arap v.b. tipleri bulunur; her iki oyunda da phallus( yun. phallos: erkeklik uzvu) vardır; her ikisinde de danslar, şarkılar, açık-saçık cinaslar, kaba deyişler, tokat atmalar, itişip kakışmalar ve siyasal taşlamalar vardır; konular arasında da benzerlikler görülür v.b... (Bu yazarlar, bir sahne oyunu olan mimus'un perdeye nasıl çıktığını açıklamamışlardır). Türk incelemeciler, karagöz'ün mimus'tan çıktığı görüşüne katılmamaktadırlar.30 Bununla birlikte, Metin And, söz konusu yakınlıkları gözönünde bulundurarak, «kanıtların yetersizliği karşısında etkileşme yerine benzeşmelere değinmek daha sakıntılı olur» demiş, bu benzeşmeleri 7 maddede toplamıştır.3i ayrıca, karagöz'le mimus arasındaki benzerlikleri inceleyen Alman bilgini Reich'ın eserini özetledikten sonra da şöyle demiştir: «Reich'ın açtığı bu çalışma alanı bir incelemeci beklemektedir. Mimus'u en az Reioh kadar tanıyan bir incelemeci bugün elimizde geniş sayıda bulunan karagöz metinleriyle ya Reich'ın görüşlerini doğrulayacak, ya da onları çürütecektir.»32 İranlıların kukla kişisi «Keçel Pehlevan» ile Karagöz arasında, başlarının kel oluşu bakımından benzerlik kuran incelemeciler de vardır.
2007 Dünya Mevlana yılında, Mevlana Araştırmalar Merkezi yaptığı araştırmalarda çok ilginç bir sonuca vardı: "Fatih Sultan Mehmet Mevlana'nın torunu"
Selçuk Üniversitesi (SÜ) Mevlana Araştırma ve Uygulama Merkezi (SÜMAM) Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler, pek çok tarihi kaynağın, Fatih Sultan Mehmet'in 6. kuşaktan Mevlana'nın torunu olduğu görüşünde birleştiğini söyledi.
Şimşekler, yaptığı açıklamada, Mevlana'nın sevgi ve hoşgörü temelinde yükselen anlayışıyla, mesajlarını çağımız insanına bile ulaştırmayı başaran büyük bir şair, düşünür ve mutasavvıf olarak kabul edildiğini belirtti. SÜMAM olarak, Mevlana'nın ve mesajlarının akademik bir bakış açısıyla araştırılması ve Mevlana hakkında yayınlanmış eserlerin bir araya getirilmesi gibi faaliyetleri yürüttüklerini anlatan Şimşekler, ayrıca Mevlana hakkında bilinmeyenlere de ışık tutmaya çalıştıklarını anlattı.
Şimşekler, 13 yüzyıl Selçuklu döneminde yaşamış olan Mevlana ile Osmanlı padişahları arasında bir bağ olduğu tezini, üzerinde durulacak bir konu olarak gördüklerini, doğruluğu tümüyle kesinleşmemiş bu bilgiden, Türkiye'de pek çok kişinin de haberdar olmadığını vurguladı.
Pek çok tarihi kaynağın, Fatih Sultan Mehmet'in 6. kuşaktan Mevlana'nın torunu olduğu görüşünde birleştiğinin altını çizen Şimşekler, şunları kaydetti: “Örneğin, Osmanlı padişahlarından Çelebi Mehmet, Mevlana soyundan geldiği için Çelebi unvanını alıyor. Bu konu aslında doğrudan tarihçilerin ilgi alanına giriyor. Biz bu konuyu derinlemesine araştırmadık ancak, bu tarihi tespit, tarihçiler tarafından yalanlanamıyor. Ünlü Mevlana Araştırmacısı, merhum Kültür Bakanlığı Eski Müsteşarı ve eski Konya Müzeler Müdürü Mehmet Önder de bir konferansta sunduğu tebliğinde, Fatih Sultan Mehmet'in, Mevlana'nın 6. kuşaktan torunu olduğunu ifade etmektedir.” Şimşekler, Mevlana ve Fatih Sultan Mehmet arasındaki bağa ilişkin tarihçilerin görüşlerini bir araya getirmeye çalıştığını, sunduğu bir tebliğinde de dipnot olarak, bu tarihçilerin görüşlerini kıyaslama şeklinde aktardığını anlattı.
MEVLANA'DAN FATİH'E UZANAN ŞECERE
Şimşekler, tarihçilerin görüşleri doğrultusunda, Mevlana'nın Fatih Sultan Mehmet'e kadar uzanan soy kütüğünü ise şöyle sıraladı: “Mevlana'nın Sultan Veled adını taşıyan oğlunun Mutahare Hatun adında bir kızı olur. Mutahare Hatun, Germiyanoğlu Yakup Çelebi ya da Süleyman Şah ile evleniyor. Bu şecerede, sadece Germiyanoğlu Sultanının hangisi olduğu konusu net değil. Ancak bu sultanlardan biri de diyebiliriz. Germiyanoğlu Sultanı ile Mutahare Hatun'un evliliğinden, Devlet Hatun adlı bir kız doğuyor. Devlet Hatun da Yıldırım Bayezid ile evleniyor. Bu evlilikten ise Mevlana'nın soyundan geldiği için 'Çelebi' unvanını alan Padişah Çelebi Mehmet doğuyor. Çelebi Mehmet'in, oğlu Padişah 2. Murat'tan olan torunu ise Fatih Sultan Mehmet. Böylece Fatih, Mevlana'nın 6. kuşaktan torunu olmuş oluyor”
16/1/2007
Dünyada bulunan en ilginç on şey
İnsanoğlu her ne kadar uzaya çıksa da bundan binlerce yıl öncesine ait bazı nesnelerin üzerindeki esrar perdesi hâlâ aralanamıyor. İngiliz bilim ve teknoloji dergisi Focus da son sayısında bugünün teknolojisiyle bile üretilmesi zor olan gizemli nesnelerden bazılarını tanıttı...
Geleceği gören harita
Coğrafya ve harita uzmanı ünlü Türk denizci Piri Reis'in 1513'te çizdiği Afrika, Amerika ve Güney Kutbu'nu gösteren harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılında ortalığı karıştırdı. Çünkü Güney Kutbu'nun keşfi, haritanın çizilmesinden çok sonra, yani 1818'de gerçekleşmişti. Dahası, Piri Reis'in haritası, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Ancak kıta üzerindeki buzlar, haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce erimişti.
2000 yıllık pil
Alman arkeolog Wilhelm Konig tarafından 1938'de Irak'ın başkenti Bağdat'ın yakınlarında bulunan 2 bin yıllık pil, bilim adamlarını şaşkına düşürdü. Konig, 13 santimetre boyundaki toprak bir kabın içine monte edilmiş bir bakır silindir, onun etrafındaki demir çubuk ve testinin ağzını kapatan asfalttan oluşan bu nesneyi "dünyanın en eski pili" olarak tanımladı. Pilin 2 volt enerji ürettiği saptanırken, 1800'lü yularda modern pili icat eden Alessandro Volta adlı İtalyan kontunun da şöhretine gölge düştü.
Antik çağ bilgisayarı
1900 yılında Girit açıklarındaki bir batıkta araştırma yapan bilim adamları ilginç bir cisme rastladı. Tahta bir muhafazanın içine yerleştirilmiş bir dizi bronz dişliden oluşan bu garip nesnenin kasası, yüzeye çıkarıldığı anda dağıldı ve cihazın içindeki karmaşık yapı ortaya çıktı. Yapılan çalışmaların ardından, bu aygıtın Ay, Güneş ve diğer gezegenlerin konumlarını hesaplamak ve istendiği anda bunların pozisyonlarına yönelik tahminlerde bulunmak için geliştirildiği anlaşıldı.
Kristal kuru kafa
Maya dönemine ait 1000 yıllık bu kristal kuru kafa, tek bir blok kristal üzerine oyma olarak yapılmış. Nasıl yapıldığı hala anlaşılamayan kuru kafanın altından tutulan ışık, doğrudan göz çukurundan yansıyor. Bu teknolojinin bugün bile mümkün olmadığı söyleniyor.
Generalin kemer tokası
M.S. 300'lü yıllarda ölen Çinli general Çou Çou'nun mezarında 1956 yılında bulunan kemerin tokası, yüzde 85 oranında alüminyumdan yapılmış. Ama doğada sadece bileşik olarak bulunan alimünyumun diğer maddelerden ayrıştırılarak tek bir madde olarak kullanılabilmesi ilk kez 19. yüzyılda mümkün olmuştu.
1000 yılda yapılan kent
Pasifik Okyanusu'ndaki Mikronezya adası yakınlarına kurulu antik Nan Madol kentinin inşası, M.Ö 200'de başladı ve 1000 yıl sürdü. 250 milyon tonluk dev bazalt bloklar kullanılarak yapılan bu kent, 100 yapay adayı kanallarla birbirine bağlıyor. Bu kadar bazaltın bölgeye nasıl getirildiği ise hâlâ sır.
Uzaylılar için iniş pisti
Peru'nun Pampa sahilindeki 450 kilometrekarelik alan üzerine çizili motifler, M.O. 300 üe M.S. 600 arasındaki dönemi kapsayan hayvan ve bitki şekillerini resmediyor. Nazca medeniyeti tarafından yapıldığı düşünülen bu garip motiflerin, uzaylılar için bir iniş pisti vazifesi gördüğü öne sürülüyor.
Concorde'un atası
M.Ö 200'de yapıldığı sanılan bu nesne, 1898 yılında Mısır'da bir lahitte bulundu. Ancak gerçek uçaklar icat edilene kadar ne olduğu konusunda kimse bir fikir beyan edememişti. 1972'de arkeolog Halil Mesiha bunun bir model uçak olduğunu, mükemmel bir aerodinamiğinin bulunduğunu ve kanatlarının Concorde'u andırdığını iddia etti.
Kayaya gömülü çekiç
Tahta sap ve demir tokmaktan oluşan bu çekiç, 1936'da Teksas'ta 400-500 milyon yıllık bir kayanın içine gömülü olarak bulundu. Modern bir aletin tarih öncesi bir kaya kütlesinin içine nasıl girdiği bir yana, çekiçte kullanılan demirin günümüz demirlerinden bile saf olması bilim adamlarını hayrete düşürdü.
Harçsız taş set
Peru'nun Cusco bölgesindeki bir İnka kalesinin etrafını 360 metre boyunca zikzak yaparak saran 9 metrelik setlerin yapımında, tanesi 300 tona varan kireçtaşı blokları kullanılmış. Ancak hiç harç kullanılmamasına rağmen bu kayalar, arasına bıçak bile sokulamayacak kadar mükemmel yerleştirilmiş.
12/1/2007
Türk Sinemasından Seçmeler
Arkadaşlar biliyorsunuzdur ki yani en azından yeşilçamda 2 film seyrettiyseniz biliyorsunuzdur.Türk film 1980'den önce "n'ayır, N'olamaz" gibi sözlerle ün kazanmıştır.Fakat 1980'den sonra normal konuşma tipi ama diyaframdan sanki şarkı sözylermiş gibi söylenirdi özen gösterilirdi fakat şimdi bunu yapan bir aktör kolay kolay bulunmaz.Biraz vaktiniz varsa bu sözleri diyaframınızdan okuyarak ne kadar keyifli oluyor görün biz bütün yılların karmaşık sözlerini verdik size haydi bakalım başlayın!...
Türk Sinemasından Seçmeler
-Guzel oldugunuz kadar kustahsiniz da.
-Annecigim, ben bu amcayi cok sevdim. Ona baba diyebilirmiyim?
-Bana annemi tekrar anlatir misin babacigim? Senin annen bir melekti yavrum.
-Neden agliyorsun annecigim? Hayir yavrum aglamiyorum. Gozume toz kacti. -Benim de senin yaslarinda bir oglum vardi evladim.
-Seni sevmiyorum, seninle oyun oynadim, bunu anlamadin mi hala. ( Aktor veya aktrist amansiz bir hastaliga_genellikle ince hastaliga_ tutuldugu zaman sevgilisine soyledigi ilk cumle.)
-Annen sen dogarken oldu yavrum.
-N olur gercegi soyleyin doktor yasayacak miyim?
-O kizla evlenirsen, seni mirasimdan mahrum, evlatliktan men ederim.
-Nayir Necla, n olamaz.
-Hayir siz kovmuyorsunuz, ben vazifemden istifa ediyorum.
-Tanrim, bu resim... bu resim... -Ben fakir bir gencim, sen ise zengin bir fabrikatorun kizisin.
-Biz ayri dunyalarin insaniyiz.
-Aman tanrim, goremiyorum... Goremiyorum.. Kor oldum.
-Goruyorum... Goruyorum..
-Evlenince pembe pancurlu bir evimiz olacak
. -Aman Allahim, ne kadar mesudum.
-Hayir.. Durun..! Kemal sucsuzdur.. Aradiginiz suclu benim !
-Bizim bu dunyada yasamaya hakkimiz yok mu be hakim bey abicim. Ha? -Bu ses.. Bu ses.. Olamaz, git.. Git buradan.. -Vucuduma sahip olabilirsin ama ruhuma asla.
-Ustlendigin vazife cok muhim Kemal, bu gorevi layikiyla yapacagindan eminim.
-Ben kor bir gencim, hayatimi keman calarak kazanirim. Rica ederim duygularimla oynamayin.
-Sen arkadasimin askisin.
-Sizi ebediyete kadar bekleyecegim.
-Lutfen haddinizi biliniz. -Metanetinizi muhafaza ediniz. Tanridan umit kesilmez.
-Tanrim ne kadar bedbahtim. -Bana yillar once cilgincasina sevdigim bir kadini hatirlattiniz...
-Babanin kanini yerde koma ogul.
-Iste bana yazmis oldugun ask dolu mektuplar. Meger hepsi yalanmis. Al bunlari.
-Hayir Tamer... Olaylar sandigin gibi degil.
-Fakirsin sen.. Fakir.. Fakir..
-Beni paranla satin alabilecegini mi sandin? -Bu resimdeki amca kim anne?
-Sen kac yigidim, ben onlari oyalarim. -Hayir.. Hayir.. Tertemiz hislerimle oynadin benim.
-Biliyordum.. Olmedigini biliyordum Rifat.
-Oh ne saadet. -Yaa Justinyanus, iste buna Osmanli tokadi derler. -
Yettim yigidim. -Yavrum Istanbul sana neler etmis?
-Saadet dolu yuvamiza kara bir golge dusurdun. -Bizim gibi insanlar serefleri icin yasarlar, namuslari icin olurler. Ama sen bunu anlayamazsin. -Ben artik yarim bir insanim.
-Cocugumun ameliyat parasi icin yaptim herseyi. -Aglamak istiyorum. -Demek ikimizde ayni kadini sevdik.
-Olmadi Neriman, yapamadim.. Seni unutamadim.
-Ben sirtimda tas tasir, yine seni okuturum yavrum. -Soyleyemedim anne, babamin simitci oldugunu yine soyleyemedim !
-Son nefesimde herseyi itiraf etmek istiyorum. Katil benim.
-Demek askimiz bir yalandi.
-Parayla saadet olmaz evladim, bunu sakin unutma.
-Tanrim neden, neden ben!
-N allahim...sen sen ...bu ses n olamaz...
2/1/2007
Karagöz Oyunun tarihçesi
Karagöz, bir «gölge oyunu» dur. Bu oyun, deriden kesilmiş birtakım şekillerin (insan, hayvan, bitki, eşya v.b.), arkadan ışık verilerek beyaz bir perde üzerine yansıtılması temeline dayanır.
Doğu ülkelerine özgü bir sanat olduğu anlaşılan «gölge oyunu»nun ilkin Çin'den çıktığı söylentisi vardır. Bu Çin söylentisine göre, imparator Wu (hük. m.ö. 140-87), çok sevdiği karısının ölümü üzerine derin bir üzüntüye kapılır; Şav-Wöng adlı bir Çinli, imparatorun üzüntüsünü hafifletmek için, ölen kadının hayalini bir perde arkasından gösterebileceğini söyler; sarayın bir odasına gerdirdiği beyaz bir perdenin arkasından geçirdiği bir kadının perde üzerine düşen gölgesini, ölen kadının hayali diye sunar (m.ö. 121). M.s. XI. yüzyılda yazılmış bir Çin ansiklopedisinde bu olaydan söz edilmekte ve ansiklopedinin yazıldığı çağda gölge oyununun deriden yapılmış şekillerle pazar yerlerinde oynatıldığı belirtilmekte
imiş.ı Batıda bu oyuna «Çin gölgeleri» adı verilmektedir. Bir başka söylentiye göre, gölge oyunu Hint'ten çıkmış, IV., V. yüzyıllarda Cava'ya geçmiştir; Cava'da Wayang adı verilen ve gerek şekilleri, gerek konuları bugüne değin korunan bu oyunlarda Hint efsanelerinin etkisi açıkça görülmekte imiş. Yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre, Cava edebiyatında, evren, bir Wayang sahnesine, insanlar ve doğa da Wayang tasvirlerine benzetilmiştir.2
İslâm dünyasında, bu oyuna hayâl-el-zıll (hayâl-i zil) [= gölge hayali], zıll-el-hayâl (zill-i hayâl) [ = hayal gölgesi], hayâl-el-sitâre [= perde hayali] v.b. adları verilmiştir. XI. yüzyıldan bu yana, İbni Hazm (994-1064?), İmam Gazzalî (1058-1111), Muhiddin-i Arabi (1165-1240), İbnülfâriz (1182-1235) v.b. gibi kelâmcı ve tasavvufçuların eserlerinde hayal sahnesi evrene, insanlar ve bütün varlıklar, perdedeki geçici hayallere benzetilmiş; oyundaki hayaller nasıl perde arkasındaki bir sanatçı tarafından oynatılıyorsa, evrendeki varlıkları da görünmeyen bir yaratıcının hareket ettirdiği anlatılmıştır. İslâm felsefesinin temel ilkelerinden biri olan bu dünya görüşünün kaynağı, Eflâtun'un ünlü «mağara» benzetmesine dayanmaktadır. Karagöz perdesinin bir «ibret perdesi» olduğu inancı, bu oyunun Türkiye'de gerçekçi ve toplumsal bir nitelik kazandığı devirlerde dahi sürüp gitmiş; oyun başlarken okunan «perde gazeli», tasavvuftan gelme mistik havayı korumuştur. XII. yüzyılın ikinci yarısında Selâhaddin-i Eyyubî (hük. 1175-1193) nin sarayında hayal oynatıldığı Guzûlî (? - 1412) nin M e-tâli-el-Büdûr fi Menâzü-el-Sürûr adlı eserinden öğre-niliyor.s Muhiddin-i Arabî Fütûhât-el-Mekkiyye (yazılışı: 1203) adlı eserinde tasavvuf inançlarını anlatırken, hayâl-el-sitâre diye andığı gölge oyununu örnek diye ele alır ve: «İlkin perdeye Vassâf [= anlatıcı] denen kişi çıkar, Tanrının ululuğunu saygı ile anar; sonra, kendisinin ardından perdeye gelen türlü türlü suretlerle konuşur»4 der ki; bu sözlerden, hayal oyununun o tarihlerde nasıl oynatıldığı aşağıyukarı anlaşılmaktadır. Musullu yazar İbni Danyal (? - 1310), Mısır'da Memlûk hükümdarı Baybars (hük. 1260-1277) devrinde yazdığı Tayf-el-Hayâl adlı oyun kitabının önsözünde, hayâl-el-zıll denen gölge oyununun o tarihlerde Mısır'da pek çok oynandığını, aynı şeylerin tekrarlanmasının seyirciye bıkkınlık verdiğini, yeni şeyler arayan usta bir hayal oyuncusunun isteği üzerine bu kitabı yazdığını, eserinin eski oyunlara üstün olduğunu bildirmiştir."»
Gölge oyununun Türk toplumunda ne zaman kullanılmağa başlandığı kesin olarak belli değildir. Bu konuda ilkin Georg Jacob tarafından Ueriye sürülen bir görüşe göre, gölge oyunu Çinli'lerden Moğol'lara, Moğol'lardan Türk'lere geçmiştir; Orta-Asya Türk'leri arasında kullanılan kaburcak, kavurcak, kağurcuk terimleri «gölge oyunu» anlamına gelmektedir, fi Daha sonraki incelemelerde de, Türkistan'da kullanılan koğurcak, kavurcak, kaburcak, kolkurçak, çadır-hayal, hayme-şebbâzi sözcüklerinin «gölge oyunu» anlamım taşıdığı —çeşitli kaynaklara dayanılarak— açıklanmış, «Anadolu Türkleri arasında yayılan hayal oyununun, Türk akınlarının istikametini takip ederek şarktan garba geldiği» varsayımı ileriye sürül-müştür.7 Son yıllarda yapılan incelemelerden öğrendiğimize göre hayal sözcüğünün «gölge oyunu» anlamına alınması, söz konusu varsayımın bir yanılgı üzerine kurulduğunu ortaya çıkarmıştır. Şöyle ki: eski metinlerdeki hayal sözcüğü «mücessem şekil» anlamına gelmekte, ve genel olarak hem «kukla oyunu», hem de «gölge oyunu» kavramlarını içine almakta; gölge oyunları içinse, ayrıca, zill-i hayâl [= hayalin gölgesi] ya da hayâl-i zil terimi kullanılmaktadır. Hayal sözcüğünün «gölge oyunu» anlamına kullanılması çok sonradır. Türkistan'daki çadkr-hayal, İran'daki hayme-şebbâzî oyunlarının bir «gölge oyunu» değil, «ipli kukla oyunu» olduğu bu incelemelerle ortaya konmuştur. Bu konuda sözü edilen kurçak, koğurçak, kavurçak, kaburcak v.b. sözcükleri «bebek, kukla» anlamlarına gelmektedir.9 Kolkurçak (kol-kurçak) da «el kuklası» demektir. Metin And, Leningrad Etnografya Müzesi'nde korunmakta olan kol-kurçak ve ça-dır-hayal'in türlü örneklerini 1962 Martında Rusya'ya yaptığı gezide incelemiş, bunların «el kuklası» ve «ipli kukla» olduklarını görmüştür.1') Kukla oyunları da perde arkasında gizlenen bir sanatçı tarafından oynatıldığı için, kanıt diye ileri sürülen yazılardaki «perde» sözcüğü de, anlatılan oyunun gölge oyunu olduğuna kesin işaret sayılamaz. Sözgelimi, tarihçi Cüveynî (? - 1283) nin eserinde," Çin'den gelen sanatçıların Moğol imparatoru Oktay (hük. 1227-1241) in önünde oynattıkları oyun anlatılırken, «kendi memleketlerinin... acaip oyunlarını perdeden dışarı getirdiler» denmektedir ki, «perdeden dışarı getirmek» sözü, bunun bir kukla oyunu olduğunu düşündürmektedir; 12 Pars şairi Attar'm Üştür-nâme adlı eserinde raslanan bir parçada13 «Usta bir perde oyuncusu vardı, bilgin bir kişiydi, aslı da Türk'tü; nakkaşlıkta benzeri yoktu, her nereye gitse orada iş bulurdu; şaşılası renklerle süslü suretler yapar, daima kendikendine oynatır dururdu; yaptığı her suret zamanla bozulur, o da bir başkasını ortaya çıkarırdı; bütün suretler rengârenk nakışlı idi, her birini başka bir tarzda yapardı; oyun için yedi perde kurmuştu, hepsi rengârenk, nakışlı, boyalı idi.» denmektedir; oyuncunun beyaz bir perde değil de, «renkli ve nakışlı yedi perde kurmuş» olması, söz konusu oyunun da kukla oyunu olması gerektiğini akla getirmektedir.
Gölge oyununun Anadolu'ya ne zaman girdiği konusunda çeşitli söylentiler vardır:
Evliya Çelebi (1611-1682) ye göre, Karagöz ile Hacivat, Anadolu Selçukluları zamanında yaşamış, bunların birbirleriyle tartışma ve çatışmaları «hayâl-i zıll»e konup oynatılmıştır. Evliya Çelebi, Hacivat ile Karagöz üzerine şunları söyler:
Hacı Ayvad —ki Bursa'h Hacı İvaz'dır— Selçukîler zamanında Yorkça Halil ismiyle müsemmâ peyk-i Resûlullah idi ki yetmiş yedi sene müddet Mekke'den Bursa'ya gidüb gelirdi. Efeli-oğullan namıyle ecdad-lart şöhret bulmuşdu. (...) Bu Efeli-oğlu, Mekke'den Bursa'ya gelirken beyn-el-Haremeyn eşkıyâ-yi Urban Efeli-oğlu Yorkça Halil Hacı Ayvad'ı şehîd idüb Bedr-i Huneyn'de defn eylediler. (...) Karagöz ise, İstanbul tekfuru «Kostantbmin sâîsi idi. Edirne kurbündeki Kırkkilise'den bir mlr-i sâhib-kemâl, ayyâr-i cihan Kıbtî idi. Adına «Sofyozlu Karagöz Bâli Çelebi» derlerdi. Tekfur Kostanti yılda bir kere Alâeddin-i Sel-çukî'ye gönderdikde Hacivat ile Karagöz'ün biribir-leriyle mübâhase ve mücâdelelerini o zamanın peh-levanları hayâl-i zılla koyub oynatırlar idiM
Anadolu Selçuklu tarihinde üç tane Alaeddin vardır: I. Alaeddin Keykubat (hük. 1192-1237), II. Alaeddin Keykuhat (hük. 1239-1254), III. Alaeddin Keykubat (hük. 1277-1302). Söz konusu «Alâeddin-i Selçuk!» nin hangi Alaeddin olduğu anlaşılmıyor.
Halk ve karagözcüler arasındaki bir söylentiye göre ise, Sultan Orhan (hük. 1324-1362) devrinde Bur-sa'da bir cami yapımında Karagöz demirci, Hacivat da duvarcı olarak çalışıyormuş; ikisi arasında her gün sürüp giden nükteli konuşmaları dinlemek isteyen işçiler, işlerini güçlerini bırakıp onların çevresinde toplanır, bu yüzden de yapım işi ilerlemezmiş. Bunu öğrenen Sultan Orhan, Karagöz'le Hacivat'ı öl-dürtmüşse de, bir süre sonra iç-acısı çekmeğe başlamış; padişahın acısını dindirmek isteyen Şeyh Küşte-rî, bir perde kurdurmuş, Hacivat'la Karagöz'ün deriden yapılmış tasvirlerini (ya da, kendisinin sarı çedik pabuçlarını) perde arkasında oynatıp onların şakalarını tekrarlıyarak padişahı avutmuş.15 (Çin söylentisinde, ölen karısına acınan imparator Wu'yu avutmak için perde arkasından bir kadın geçirme olayı ile bu Türk söylentisi arasındaki benzerlik, ayrıca dikkate değer.)
Bu ikinci söylentiye göre, Karagöz ile Hacivat, XIV. yüzyılda yaşamış kişilerdir; hayâl-i zil [= karagöz] oyunu ilkin Bursa'da çıkmıştır; bu oyunun kurucusu Şeyh Küşterî'dir (Kaynaklarda verilen bilgiye göre,111 Şeyh Muhammed Küşterî, İran'da Hozis-tan'm merkezi olan «Şuster», ya da «Küşter» —Arap'ların söyleyişine göre «Tüster»— kasabasından Bur-sa'ya gelmiş, orada ölmüştür. Bursa'da, Şeyh Küşte-rî'nin olduğu söylenen bir mezar da vardır. Geleneğe göre, karagöz oyununun kurucusu ve karagözcülerin «pîr»i sayılan Şeyh Küşterî'nin adı, perde gazellerinde sık sık geçer. İbni İsa Akhisarî (? — 1559/1560) nin yazdığı bir «perde gazeli»nde de gölge oyununu Şeyh Küşterî'nin kurduğu ve bu oyunun tasavvufî bir anlam tanıdığı anlatılmıştır ki, bu gazel, hem eldeki en eski perde gazeli, hem de Şeyh Küşterî hakkındaki söylentilerin en eski belgesidir." Karagöz oyunlarında, olayların geçtiği perdeye «Küşterî meydanı» denir). Söz konusu söylenti, karagöz oyununun Anadolu'da XIV. yüzyılda meydana geldiğini anlatmakta ise de, şair Mesut bin Ahmet [ = Hoca Mesut] in aynı yüzyıl ortalarında yazdığı (1350) ünlü Süheyl ü Nevbahâr adlı mesnevisinde şöyle bir beyte ras-lanmaktadır:
Kişi kim hayal-bâz oyunun bilür Çadır tutuban gice oynar olur. «Hayal-bâz oyununun çadır kurularak geceleri oynatıldığı» m anlatan bu beyitteki «hayal-bâz oyunu» eğer «çadır-hayal» yani kukla oyunu değil de «zıll-i hayal» yani gölge oyunu anlamına geliyorsa, o zaman, karagöz oyununun XIV. yüzyıl ortalarında Anadolu'da herkesçe bilindiği, bu bakımdan, Anadolu'da daha eski bir geçmişi olması gerektiği; — Evliya Çelebi'nin sözlerini de gözönünde bulundurarak — Selçuklular devrine çıkmanın uygun olacağı düşünülebilir... Karagöz oyununun XV. yüzyılda Türkiye'de nasıl bir gelişme gösterdiğini anlatan belgeler elimizde yoksa da, Hamdullah Hamdi (1449-1503) nin Yusuf ü Züleyha mesnevisinde «iûTj-i hayal» e [ = hayal oyunu'na] «telmih» yoluyla değinen bir beyit vardır.1» Bir şeye «telmih» yapılabilmesi için o şeyin çok tanınmış olması gerektiği gözönünde bulundurularak, hayal oyununun XV. yüzyılın ikinci yarısında herkesçe bilinen yaygın bir oyun olduğu düşünülebilir... XVI. yüzyılda «hayal-i zil» oyununun yaygınlığını ve Türkiye'de eğlence sanatlarının başlıcalarmdan biri olduğunu gösteren epey belge vardır. Şeyhülislâm Ebüssuut Efendi (1490-1574) nin, «hayal-i zil oyunu» nu «ibret gözüyle» seyretmenin cezayı gerektirmeyeceği yolundaki bir fetvası, bunların en önemlisidir.1» İbni İyâs (1448-1521 den sonra) adlı bir Arap tarihçisinin yazdığına göre,20 I. Selim (Yavuz) (hük. 1512-1520) Mısır'ı aldığı yıl (1517), Cize'de seyrettiği hayal oyununu beğenmiş, oğlunun eğlenmesi için, Mısır'lı hayalciyi İstanbul'a götürmek istediğini bildirmiş. (O yüzyıla ait olduğu tahmin edilen bir Mısır hayal takımındaki tasvirlerden iki tanesinin Karagöz ve Hacivat'a benzerliği ayrıca dikkate değeni). Bu yüzyılda şehzadelerin sünnet düğünlerinde (1530, 1539, 1582) çeşitli eğlenceler arasında karagöz oynatıldığı da bili-niyor.22 Bazı belgelerden öğrenildiğine göre, «hayal-i zılcı Kör Hasan » bu yüzyılın sonlarında en ünlü karagöz sanatçılarındandır.23 Yine bu yüzyılda yetişmiş Evliya Çelebi'nin aktardığı bir söylentiye göre, «Yıldırım Bayezid Han asrında 'Kör Hasan' namıyle yâd olunur, bir rind-i cihan ve onusâhib-i Yıldırım Han» (Seyahatname, c. I, s. 652) olduğu ileriye sürülen bu sanatçının, son yıllarda bulunan iki belgeye göre, Yıldırım Beyazıt (hük. 1389-1402) devrinde değil, XVI. yüzyılın sonlarıyle XVII. yüzyılın bağlarında yaşadığı ve 1616 da sag olduğu anlaşılıyor. (A. K. Tecer, ad. gec. makale).
kimi edebiyat sanatçıları (Hayalî, Baki, Lâmiî v.b.) bir benzetme öğesi olarak hayal oyununa değinmişlerdir... XVII. yüzyılda belgeler daha da çoğalmakta, oyunun yapısı, bellibaşlı kişileri, birkaç konusu ve ünlü karagöz oynatıcılarından bazıları üzerinde bilgi edinilmektedir. Evliya Çelebi, Naima, Abdi v.b. gibi yerli yazarların eserlerinden, ve o çağda İstanbul'da bulunmuş Avrupalıların anı ve gezi kitaplarından öğrenildiğine göre,24 Ramazan ayında kahvehanelerde, başka zamanlarda da evlenme, doğum, sünnet düğünü v.b. dolayısıyle saray, konak ve evlerde yapılan şenliklerde oynatılan bu oyunlar, Osmanlı toplumunun bellibaşlı eğlencelerinden biri sayılmaktadır. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'shıden anlaşıldığına göre, yalnız İstanbul'da değil, Türkiye'nin başka şehirlerinde de (sözgelimi Erzurum'da) kahvehanelerde karagöz oynatılmaktadır. Gene Evliya Çelebi'nin bildirdiğine göre, bu yüzyılda İstanbul'da Kör Hasan-zade Mehmet Çelebi ile Şengül Çelebi, Erzurum'da Kandillioğlu, o çağın ünlü karagözcüleridir... XVIII. yüzyılda da, Seyyid Vehbi (? - 1736), Haşmet (?-1768), Kani (1712-1791), Sürurî (?-1814) gibi şairlerin eserlerine (Sûrnâme, Velâdetnâme, Hezeliy-yât, ebced'le söylenen tarih), ve yabancı yazarların verdikleri bilgilere göre,25 sultanların doğumu, evlenmesi, şehzadelerin sünnet olması dolayısıyle yapılan genel şenliklerde, ayrıca, kahvehanelerde ve hali vakti yerinde olanların evlerinde oynatılan karagöz, İstanbul'un yine en önemli eğlencelerinden biridir. Söz konusu yerli kaynaklara göre, Bekçi Mehmet (?-1777), Sarı Ahmet, Şerbetçi Emin (?-1796/1797), Kasımpaşalı Hafız (III. Selim devri: 1789-1807) bu yüzyılın ikinci yarısmda İstanbul'da yetişen karagözcülerin en ünlüleridir. O çağda İstanbul'da olup da eserlerinde karagöze değinen yabancılar, gördükleri oyunların niteliği, kişileri ve konulan üzerine bilgi vermektedirler... Karagöz oyununun XIX. yüzyılda da yine sarayın ve halk toplantılarının gözde eğlencelerinden biri olduğunu yerli ve yabancı çeşitli kaynakların tanıklığından öğreniyoruz.2') Söz konusu yerli kaynaklara göre, II. Mahmut (hük. 1808-1839) devrinde şehzadelerin sünnet düğününde (1836) «geceleri on bir mahalde hayal oynatılmıştır; ser-hayalî Sait Efendi, Galatasaray ağalarından hayalî Hamit, hayali berber Sait Efendi (?-1815/1816) bu devrin ünlü karagözcüleridir. Abdülaziz (hük. 1861-1876) ve II. Abdülhamit (hük. 1876-1909) devirlerinde Rıza Efendi, Mehmet Efendi, Nazif Bey v.b. gibi birtakım karagözcüler saraya aldırılmıştır;27 bu dönemde son ustalarını yetiştiren karagöz oyunu, XX. yüzyılın ilk çeyreğinde bir süre daha yaşamış, Cumhuriyet devrinde yerini tiyatro ve sinemaya bırakmıştır. XIX. yüzyılın ikinci yarısında ve XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yetişen karagöz sanatçılarından bazılarının adları bilinmektedir.2^ Söz konusu kaynaklarda adlanyle birlikte bazılarının meslekleri de bildirilen bu sanatçılardan kimisinin tekkelerden (Şeyh Fehmi Efendi, Peder Mustafa Efendi, Müştak Baba), kimisinin medreseden (Kör İmam, Darpha-neli Hafız Efendi, Hafız Mehmet Efendi), kimisinin Enderun'dan (Enderunlu Hakkı Bey, Enderunlu Tevfik Efendi, Enderunlu Hamit Efendi), kimisinin kâtiplikten (Kâtip Salih, Kâtip Mahmut v.b.), kimisinin cerrahlık v.b. gibi mesleklerden (Cerrah Salih Efendi), pek çoğunun esnaflıktan (Yorgancı Abdullah Efendi, Püskülcü Hüsnü Efendi, Kantarcı Hakkı Efendi, Şekerci Derviş Efendi, Aktar Rıza Efendi, Hamamcı Süleyman Efendi, Usturacı Mustafa Efendi, Yemenici Andon Efendi, Çilingir Ohannes Efendi v.b.) geldiği görülür.
Karagöz oyununun kaynağı konusunda kimi Batılı yazarların29 ileriye sürdükleri bir görüş de, kara-göz'ün Bizans aracılığıyle eski Yunan ve Roma mi-mus oyunlarına bağlanmasıdır. Bu yazarlara göre, Türk'ler İstanbul'u alınca, Bizans mimus'u dilini, yenenlerin diline uydurmak zorunda kalmıştır, bu bakımdan, karagöz, Bizans mimus'unun ardılıdır; Türk'ler Bizans'lıların başı kel, karnı şişkin mimus'-unu Pişekâr'la Hacivat, eli şakşaklı Maccus'unu da Kavuklu ile Karagöz yapmışlardır; karagöz'ün de, mi-mus'un da temeli taklide dayanmaktadır; bu oyunlar, İstanbul'daki çeşitli ulusları ve bu ulusların tuhaf tuhaf konuşmalarını taklit ederler; ikisinde de meyhaneci, tacir, dilenci, Yahudi, Ermeni, Arap v.b. tipleri bulunur; her iki oyunda da phallus( yun. phallos: erkeklik uzvu) vardır; her ikisinde de danslar, şarkılar, açık-saçık cinaslar, kaba deyişler, tokat atmalar, itişip kakışmalar ve siyasal taşlamalar vardır; konular arasında da benzerlikler görülür v.b... (Bu yazarlar, bir sahne oyunu olan mimus'un perdeye nasıl çıktığını açıklamamışlardır). Türk incelemeciler, karagöz'ün mimus'tan çıktığı görüşüne katılmamaktadırlar.30 Bununla birlikte, Metin And, söz konusu yakınlıkları gözönünde bulundurarak, «kanıtların yetersizliği karşısında etkileşme yerine benzeşmelere değinmek daha sakıntılı olur» demiş, bu benzeşmeleri 7 maddede toplamıştır.3i ayrıca, karagöz'le mimus arasındaki benzerlikleri inceleyen Alman bilgini Reich'ın eserini özetledikten sonra da şöyle demiştir: «Reich'ın açtığı bu çalışma alanı bir incelemeci beklemektedir. Mimus'u en az Reioh kadar tanıyan bir incelemeci bugün elimizde geniş sayıda bulunan karagöz metinleriyle ya Reich'ın görüşlerini doğrulayacak, ya da onları çürütecektir.»32 İranlıların kukla kişisi «Keçel Pehlevan» ile Karagöz arasında, başlarının kel oluşu bakımından benzerlik kuran incelemeciler de vardır.
2/1/2007
Fatih Sultan Mehmet,Mevlana'nın Torunu çıktı...
2007 Dünya Mevlana yılında, Mevlana Araştırmalar Merkezi yaptığı araştırmalarda çok ilginç bir sonuca vardı: "Fatih Sultan Mehmet Mevlana'nın torunu"
Selçuk Üniversitesi (SÜ) Mevlana Araştırma ve Uygulama Merkezi (SÜMAM) Müdürü Yrd. Doç. Dr. Nuri Şimşekler, pek çok tarihi kaynağın, Fatih Sultan Mehmet'in 6. kuşaktan Mevlana'nın torunu olduğu görüşünde birleştiğini söyledi.
Şimşekler, yaptığı açıklamada, Mevlana'nın sevgi ve hoşgörü temelinde yükselen anlayışıyla, mesajlarını çağımız insanına bile ulaştırmayı başaran büyük bir şair, düşünür ve mutasavvıf olarak kabul edildiğini belirtti.
SÜMAM olarak, Mevlana'nın ve mesajlarının akademik bir bakış açısıyla araştırılması ve Mevlana hakkında yayınlanmış eserlerin bir araya getirilmesi gibi faaliyetleri yürüttüklerini anlatan Şimşekler, ayrıca Mevlana hakkında bilinmeyenlere de ışık tutmaya çalıştıklarını anlattı.
Şimşekler, 13 yüzyıl Selçuklu döneminde yaşamış olan Mevlana ile Osmanlı padişahları arasında bir bağ olduğu tezini, üzerinde durulacak bir konu olarak gördüklerini, doğruluğu tümüyle kesinleşmemiş bu bilgiden, Türkiye'de pek çok kişinin de haberdar olmadığını vurguladı.
Pek çok tarihi kaynağın, Fatih Sultan Mehmet'in 6. kuşaktan Mevlana'nın torunu olduğu görüşünde birleştiğinin altını çizen Şimşekler, şunları kaydetti:
“Örneğin, Osmanlı padişahlarından Çelebi Mehmet, Mevlana soyundan geldiği için Çelebi unvanını alıyor. Bu konu aslında doğrudan tarihçilerin ilgi alanına giriyor. Biz bu konuyu derinlemesine araştırmadık ancak, bu tarihi tespit, tarihçiler tarafından yalanlanamıyor. Ünlü Mevlana Araştırmacısı, merhum Kültür Bakanlığı Eski Müsteşarı ve eski Konya Müzeler Müdürü Mehmet Önder de bir konferansta sunduğu tebliğinde, Fatih Sultan Mehmet'in, Mevlana'nın 6. kuşaktan torunu olduğunu ifade etmektedir.”
Şimşekler, Mevlana ve Fatih Sultan Mehmet arasındaki bağa ilişkin tarihçilerin görüşlerini bir araya getirmeye çalıştığını, sunduğu bir tebliğinde de dipnot olarak, bu tarihçilerin görüşlerini kıyaslama şeklinde aktardığını anlattı.
MEVLANA'DAN FATİH'E UZANAN ŞECERE
Şimşekler, tarihçilerin görüşleri doğrultusunda, Mevlana'nın Fatih Sultan Mehmet'e kadar uzanan soy kütüğünü ise şöyle sıraladı:
“Mevlana'nın Sultan Veled adını taşıyan oğlunun Mutahare Hatun adında bir kızı olur. Mutahare Hatun, Germiyanoğlu Yakup Çelebi ya da Süleyman Şah ile evleniyor. Bu şecerede, sadece Germiyanoğlu Sultanının hangisi olduğu konusu net değil. Ancak bu sultanlardan biri de diyebiliriz. Germiyanoğlu Sultanı ile Mutahare Hatun'un evliliğinden, Devlet Hatun adlı bir kız doğuyor. Devlet Hatun da Yıldırım Bayezid ile evleniyor. Bu evlilikten ise Mevlana'nın soyundan geldiği için 'Çelebi' unvanını alan Padişah Çelebi Mehmet doğuyor. Çelebi Mehmet'in, oğlu Padişah 2. Murat'tan olan torunu ise Fatih Sultan Mehmet. Böylece Fatih, Mevlana'nın 6. kuşaktan torunu olmuş oluyor”